Forumumuza Kayıtlı Kullanıcı Olmadığınız algılandı, Forumuntüm özelliklerini kullanabilmek için buraya tıklayarak ücretsiz üyeolabilirsiniz...
DiLiN ÖzelliKleri

Türkçe Yardım Forumu Servisi ( www.webyardim.org )

Hoşgeldiniz!, Misafir
2524 Gündür yayındayız Toplam Mesajınız: 16777215
PortalAnasayfaAramaSSSHtml Deneme AlanıTopListKayıt OlGiriş yap
logo
Kullanıcı Adı:
Duyurular!Forumunuzu SekillendirinDiger Sorunlar
Domain
Resimli Çözümler
Hitskin
Blog
Photoshop
Komedi Dükkani
OyunLar DownLoaD Sohbet CaFe A.Ö.F. Destek FlatcasT Yardım
Paylaş | 
 

 DiLiN ÖzelliKleri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Blackdream
Yönetici
Yönetici


Erkek
Zodyak: Akrep
Mesaj Sayısı: 55356
Yaş: 26
Nereden: Bursa
İş: Makine Teknikeri
Kayıt tarihi: 24/01/08
Rep Puanı: 28
Rep Puanı: 225342

MesajKonu: DiLiN ÖzelliKleri   Salı Nis. 07, 2009 6:47 pm

A. Dilin Özellikleri
B. Dilin Millet Hayatındaki Yeri ve Önemi

C. DİLİN ÖZELLİKLERİ

Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendisine
mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı
bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar
sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.” (Muharrem Ergin)

Dil, bir anda düşünemeyeceğimiz kadar çok yönlü, değişik açılardan
bakınca başka başka nitelikleri beliren, kimi sırlarını bugün de
çözemediğimiz büyülü bir varlıktır” (Doğan Aksan)

“Bir toplumu oluşturan kişilerin düşünce ve duygularının o toplumda ses
ve anlam bakımından ortak ögeler ve kurallardan yararlanarak
başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü ve gelişmiş bir sistem.”
(Zeynep Korkmaz)

“Dil, insanların aralarında haberleşmelerini, duygu ve düşüncelerini,
arzularını, isteklerini bir takım mesajlarla birbirlerine
nakletmelerini temin eden her çeşit işaretler topluluğuna verilen
isimdir.”(Ayhan Songar)

1. Anlaşma Aracıdır :

Dilin birinci ve asıl işlevi anlaşma aracı olmasıdır. “Ancak onun
vasıtalığını yanlış anlamamak lâzımdır. Zira dil, tabiî bir vasıtadır.
Gelişigüzel bir vasıta, maddî bir vasıta, gelip geçici iğreti bir
vasıta, bir alet değildir. Dil, canlı bir vasıta gibidir. İnsanlara,
fertlere hizmet eder; fakat insanların, fertlerin keyfine tâbi
değildir. İnsanlar, onu istedikleri biçime sokamazlar, ona değişik bir
şekil veremezler. Onu olduğu gibi kabul etmeğe, onun hususiyetlerine
dikkat etmeğe, onun tabiatına uymağa, onun kanunlarına boyun eğmeğe
mecburdurlar.”[1]

İnsanlar aynı mekânda saatlerce, günlerce, aylarca, hatta yıllarca
birlikte kalsalar bile duygu ve düşüncelerini belirtmedikleri zaman
aralarında iletişim sağlanamaz. Duygular, düşünceler, istekler ancak
açığa vurmak suretiyle başkalarına taşınabilir. İşte insanlar
arasındaki bu iletişimi en kolay ve doğal şekliyle sağlayan, dildir.

2. Doğallık:

Dilin önemli özelliklerinden biri de doğal olmasıdır. Çevremizde doğal
olarak nitelendirdiğimiz (ağaç, su, toprak, güneş, deniz, at... gibi)
varlıkların tabiatını değiştirmek mümkün olmadığı gibi öz itibariyle
dilin tabiatı da değiştirilmez. Nitekim dil yapay olsaydı, insanlar
farklı farklı dillerle konuşmak ve yazmak yerine ortak bir dil
yaparlar, onu kullanırlardı.[2]

3. Kuralları Vardır:

Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar dilin tabiatından
ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse biz önce
kuralları koyup bu kurallara göre konuşmuyoruz. Mevcut kuralları, dilin
doğal yapısından tespit ediyoruz. Meselâ; Türkiye Türkçesinde fiilin,
gelecek zamanda yapılacağını belirtmek için –acak, -ecek ekini
kullanıyoruz. Bu eki değiştirmek, yeni bir ek kural ortaya atmak gibi
bir tasarrufumuz olamaz.

4. Canlıdır :

Dil, kendi kanunları içerisinde yaşayan canlı bir varlıktır. Canlıların
ortak özelliklerinden olan doğma, büyüme, gelişme gibi özellikler dil
için de geçerlidir. Ahmet Haşim, dilin kelimelerini yapraklara
benzetiyor. Yapraklar ilkbaharda büyümeye başlıyor; yazın hâlâ
dallardadır; sonbaharda sararmaya başlıyor ve kış gelirken dökülüyor;
bir anlamda ölüyor. Bunun gibi dilde de bir kelime ihtiyaçtan ortaya
çıkıyor bir süre kullanılıyor ve belli bir zaman sonra kullanımdan
kalkıyor. Meselâ; kağnı’nın kullanımdan kalkmasıyla birlikte kağnı
kelimesi ve kağnıyı oluşturan parçaların her birine verilen adlar da
kullanımdan kalkmaktadır. Yalnız bu demek değildir ki şimdi
kullandığımız kelimelerin hepsi de bir gün tamamen unutulacak. Dil,
gelişmesini doğal olarak gösterecektir. Ölü bir kelimeyi zorla günlük
dile sokmaya çalışmak bir ölüyü diriltmeye benzer ve bir netice vermez.
Meselâ, aslı Arapça olan kitab kelimesini biz kitap şeklinde
kullanıyoruz. “Eski Türkçede kitabı ifade eden betik kelimesi varsa,
biz bu kelimeyi niçin kullanmıyoruz” demek, dilin canlılık özelliğine
uymaz.

5. Gizli Anlaşmalar Sistemidir:

Dilin doğuşu konusunda çeşitli teoriler ortaya atılmış ve bu teorilerle
ilgili tartışmalar bugün de devam etmektedir: Acaba ilk insanlar nasıl
anlaşıyorlardı? Niçin milletlerin dilleri farklı farklıdır? gibi
soruların sayısı artırılabilir. Bu sorulara verilecek cevaplar da
birbirinden farklı olacaktır. Şurası bir gerçektir ki bir dildeki
kelimeler ve kelime dizileri konusunda o milletin bütün fertleri
tarihin bilinmeyen döneminde gizli bir anlaşma yapmış gibi;
kavramların, nesnelerin, eylemlerin... anlatımında aynı kelimeleri
kullanırlar. Aynı nesneler farklı milletlerin dilinde farklı
kelimelerle ifade edilir: Türklerin taş; Arapların hacer; Farsların
seng; Rusların kamen, İngilizlerin stone demesi gibi.

6. Milletin Ortak Malıdır:

Milleti millet yapan unsurların başında dil yer alır. Her milletin
konuştuğu dil kendi milletinin adıyla anılır: Türk-Türkçe, Rus- Rusça
gibi. “Dil bazı insanların veya zümrelerin değil, bütün bir milletin
ortak malıdır...O yalnız, yaşayan neslin değil, ecdadın da torunların
da üzerinde hakkı olan derinliğine ve genişliğine bütün bir millet
malıdır, millet emanetidir, millet mirasıdır, millet istikbâlidir.”[1]

7. Sosyal Bir Varlıktır :

Dilin kuralları ve söz varlığı, onun sosyalliğini gösteren
özelliklerdendir. Dil, bütün yönleriyle toplumdan topluma değişiklik
gösterir. Dilin yapısı, kuralları ve kelime hazinesi; milletin
anlayışı, dünya görüşü ve felsefesiyle yakından ilgilidir. Bir anlamda
milletin karakteri, kültürü, yaşadığı coğrafya... diline yansımaktadır.
“Söz gelişi Türkçede devenin rengini gösteren bir tek deve tüyü
kelimesi bulunduğu hâlde, Arapçada bu rengin ton farklarını gösteren
yüze yakın kelimenin varlığından söz edilmesi; Aymara
Kızılderililerinin patates çeşitlerini anlatmak için 200 ayrı kelime
kullanması; Eskimoların karın yağış şekillerinden her birini ayrı
kelimelerle anlatması dilin; toplumların duygu ve düşünce tarzına,
sosyal durumlarına, oturdukları yerlere ve iklim şartlarına, tarihteki
geçmişlerine, zaman içinde uğradıkları değişime ve gelişmelere göre,
şekil ve işleyiş bakımından birbirinden ayrı biçimlenmeye uğradığını
göstermektedir.”[2]




D. DİLİN MİLLET HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

Bir millet ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan, millî
şuuru besleyen, bir millet mensubu olma hazzını veren ve bireylerini
birbirine yaklaştırarak, onlar arasında birlik yaratan millet olarak,
dil çok önemlidir. Öyle ki milletin varlığı, dilin varlığıyla mümkündür.
İnsanın geçmişini öğrenmesinde, gününü yaşamasında, geleceğine yön
vermesinde, kişiliğini kazanmasında, aynı dili konuşan diğer insanlarla
iletişim kurmasında ve kendisini ifade etmesinde dilin çok önemli bir
araç olduğu muhakkaktır. Bu bakımdan dil bir anlamda bireye hizmet
eder. Ancak, ore tabiatı gereği toplu hâlde yaşamaya ihtiyaç duyar.
Çevresinde kendiyle aynı değerleri paylaşan insanların bulunmasını
ister. Bu ortak değerlerin oluşturulmasında, paylaşılmasında, nesilden
nesile aktarılmasında, milletin varlığını devam ettirmesinde dil, çok
önemli bir görevi yerine getirir. Çünkü millet olmanın birinci şartı,
aynı dili konuşmaktır.

Dil, milletin ortak kültürüyle yol alarak varlığını devam ettirir.
Milleti oluşturan bireyler arasında birleştirici bir rol üstlenen dil,
aynı zamanda ortak şuurun, millî şuurun ortaya çıkmasına hizmet eder.
Millî birliği ve beraberliği sağlar. Dilin bu özelliği Atatürk’ün
“Türkiye Cumhuriyetini kuran; Türk halkı, Türk milletidir. Türk ore
demek, Türk dili demektir. Türk dili Türk ore için kutsal bir
hazinedir. Çünkü Türk ore , geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde
ahlâkının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası,
bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza
olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
Sözlerinde veciz ifadesini bulmuştur.

Millî varlığın korunmasıyla dilin korunması arasında çok sıkı bir ilgi
vardır. Dilini unutmayan fakat bağımsızlığını kaybeden bir toplum
milliyetini koruyor demektir. Bu toplum, bağımsızlığını kazanıp bir
devlet kurarak, bir millet olarak yeniden tarih sahnesine çıkabilir.
Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla Türklerin ve diğer milletlerin bağımsız
birer devlet olarak yeniden tarih sahnesine çıkmaları bunun en yeni
örneğidir. Tarihte bunun başka pek çok örneği vardır. Ancak dilini
kaybeden milletlerin tarih sahnesinden silindikleri de bilinmektedir.

Bir milletin dili bozulursa kültüründe sıkıntılar ortaya çıkar.
Düşünce, sanat ve edebiyat alanlarında çöküntü başlar. Dil asıl
işlevini (insanlar arasında anlaşma aracı olma) yerine getiremez.
Kitleler birbirlerini anlayamaz ore gelir ve yavaş yavaş kopmalar
başlar. Bu gerçek, tecrübeyle sabit olduğu için bir ore içten yıkma
yönteminde işe ore dilden başlanır.Yeni neslin kültürel değerleri
öğrenmemesi ve bireylerin, kuşakların birbiriyle sağlıklı iletişim
kurmalarını engellemek için ne gerekiyorsa yapılır. Bu yüzden dil
üzerinde oynanan oyunlara karşı her zaman uyanık olmak gerekir. Adres
bulmada kolaylık olsun gibi bir bahaneyle meselâ; Yunus Emre Caddesi’ni
4. Cadde şeklinde değiştirmek bile kültür bakımından son derece
yanlıştır. Çünkü, cadde adını rakamla ifade ettiğiniz zaman bu tabelayı
okuyan kimsenin buradan caddenin numarası dışında öğrenebileceği bir
şey yoktur. Fakat Yunus Emre adının yaşatılması hâlinde en azından
yetişen nesil Yunus Emre’nin kim olduğunu, bu caddeye neden bu ismin
verildiğini merak edecektir, öğrenmek isteyecektir ve sonuçta kendi
kültüründen birşeyler bulacaktır.

Bir milletin ruhu, karakteri, anlayışı... çoğunlukla sanatkârların
ortaya koydukları eserlere yansıdığından bu yönüyle de dil, sosyal
yapının ve kültürün aynası durumundadır. Dolayısıyla bu eserlerin
dikkatle incelenmesi o milletin karakteri hakkında sağlam ipuçları
verecektir. Gelişmiş ülkelerin kendi kültürlerini ve başka kültürleri
öğrenmek için araştırmalar yaptırmalarını, bunlar için bütçelerinden
önemli paylar ayırmalarını yabana atmamak lâzımdır. Her milletin
kendine ore birtakım kültür özellikleri olduğu gibi milletlerin zayıf
ve güçlü olduğu yönler de vardır. Kültür araştırmalarıyla bunların
tespiti mümkündür. İzlenecek politikaların belirlenmesine bu
araştırmalardan elde edilen veriler ışık tutmaktadır. Sömürgeci ülkeler
günümüzde stratejik araştırma enstitüleri adı altında dünyanın dört bir
tarafında yaptıkları araştırmalarda o ülkenin veya bölgenin etnik
yapısını, özellikle de yerel dilleri gündeme getirmektedirler. Tarihte
ve günümüzde bunun pek çok örneğini görmek mümkündür.Özetlemek
gerekirse dil, milletin manevî gücünün aynasıdır. Bir milletin kültürel
değerlerini oluşturan ve o ore ayakta tutan; edebiyatı, sanatı, bilim
ve tekniği, dünya görüşü, ahlâk anlayışı, müziği... geçmişten günümüze
ancak dil sayesinde aktarılmaktadır. Dolayısıyla dilin korunmasıyla
millî varlığın korunmasını aynı seviyede algılamak gerekir.



EĞİTİM VE DİL

Bireyler dünyaya geldiği anda sosyal olmayan varlıklardır. Fakat toplum
öyle bir çevredir ki, bu sosyal olmayan varlıkları, içine girdiği andan
itibaren kendisine benzetmeye çalışır. Bireylerin toplumu benimsemesi
yani sosyalleşmesi toplumun bekası için gereklidir. Bir toplum,
bireylerine lisanını, ahlakını, estetik zevkini, ilmi mantığını, teknik
vetirelerini aşılamazsa yaşayamaz.(19) Bunların bireylere aktarımında
ise en etkin kurumların başında eğitim gelmektedir.

Dil, çevremizdeki her türlü iletişim aracı ve kültür taşıyıcılarından
çok daha belirgin olarak zihniyetimizin sözcüsüdür ve bu nedenle de
onun belirleyici bir konumu vardır. Bilim, felsefe ve sanat eserlerinde
de yapı taşı olarak ortaya çıkan ve bir çok işlevi birden gören dilin
önemli özelliği, kültür taşıyıcılığıdır.(20) En sıradan bir haberi
dinlerken, en sıradan bir yazıyı, gazeteyi vb. okurken insanların
elinde sözlük bulundurma zorunluluğunu hisseder hale gelmesi önemli
çağrışımları da beraberinde getirmektedir. Öyle ki, insanlar kimi zaman
kendilerinin çok bildiğini kanıtlamak, komplekslerini tatmin etmek,
kimi zaman kasıtlı olarak dilde tahribata yol açmak, kimi zaman da
farkında olmadan insanların anlayamayacağı, ne olduğu belli olmayan çok
değişik cümleler ya da kelimeler kullanabilmektedir. Özellikle bu tür
tavırların eğitim ve öğretim faaliyetlerinde yapılması çok olumsuz etki
yapmaktadır. Zaten bilmediği bir şeyleri öğrenmeye çalışan birey,
üstüne birde bilmediği kelimelerle ya da anlaşılmayan cümlelerle
karşılaşınca öğretilenlere tamamen yabancı kalmaktadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.webyardim.org
Blackdream
Yönetici
Yönetici


Erkek
Zodyak: Akrep
Mesaj Sayısı: 55356
Yaş: 26
Nereden: Bursa
İş: Makine Teknikeri
Kayıt tarihi: 24/01/08
Rep Puanı: 28
Rep Puanı: 225342

MesajKonu: Geri: DiLiN ÖzelliKleri   Salı Nis. 07, 2009 6:47 pm

Doktorun hastasına hastalığını anlatırken kullandığı dil, siyasetçinin
seçmenini bilinçlendirirken kullandığı dil, bilim adamının-aydının
insanları aydınlatırken kullandığı dil ve de eğitimcinin kitlesini
eğitirken kullandığı dil kitlelere yabancı olursa yapılan gayretler
boşa gitmekte, konuşanla dinleyenin birbirine yabancılaşması ortaya
çıkmaktadır. Böyle olunca da haklın kendini yetiştirmesi ve
geliştirmesi gerçekleşememektedir. İşte bütün bu nedenler, toplumun
çağı yakalamasında olumsuz etkenler olabilmektedir. Gerçek anlamından
sapmış kelimeler, yanlış kullanılan, anlamında farklılıklar ortaya
çıkarılarak ifade edilen sözcükler anlatılmak istenilenin anlaşılmasını
zorlaştırmaktadır.

Hem sağlıklı bir iletişim için, hem de Atatürk’ün üzerine titrediği ve
kültürel bağımsızlığı da içine alan tam bağımsızlık için dil en temel
öge olma özelliğine sahiptir. Hiç kuşkusuz millî bir eğitim için millî
bir dil gereklidir. Bu nedenle de dilin millîleşmesi, halka yaklaşması
amacı önde gelmelidir. Millî bir his ile dil arasında önemli bir bağ
vardır. Dilin millîliği, millî hissin ortaya çıkmasını etkiler.

__________________________________________________ ______________________________

Ülkemizde ilkokuldan üniversiteye kadar eğitimin her kademesinde Türkçe
eğitim ve öğretimi verilmektedir. Buna rağmen, Türkçe’yi doğru ve güzel
kullananların oranının gittikçe düştüğü görülmektedir. Bu ters durum,
Türkçe eğitim ve öğretimindeki eksikliğin, yetersizliğin, metotsuzluğun
bir sonucu olduğu kadar; kültür politikalarının, insanlarımızdaki millî
şuur ve dil kültürü eksikliğinin, yabancı dil hayranlığının da bir
sonucudur. Bu sonuçta, Türkçe eğitim ve öğretimi ile görevli olanların,
dil ve Türkçe konusunda yeterli eğitimi alamamış televizyon programcı
ve sunucularının, basının sorumluluğu herkesten fazladır.

Atatürk “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.” Diyor.
Gerçekten dil, millî varlık, millî birlik, millî duygu, bakımından son
derece önemlidir. Dil meselesi, millî şuur meselesidir. Atatürk’ün
Cumhuriyet rejimini yerleştirdikten sonra ilk iş olarak Türk tarihi ile
birlikte Türkçe meselesine eğilmesi kültür ve dilin millet varlığı
açısından önemini iyi anlayan bir devlet adamı olmasındandır. Dil,
millî varlık açısından, göründüğünden daha önemlidir. Onun için millî
vicdan ve sorumluluk sahibi her Türk vatandaşının Türkçe üzerine
titremesi gerekir.

“Vatanın bölünmez bütünlüğü” fikir ve inancı gibi, “dilin bozulmazlığı”
üzerinde de ittifak etmeliyiz. Çünkü Yahya Kemal’in dediği gibi
“Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler
vatanlıktan çıkar.(...) Vatanın gövde ve ruhu Türkçe’dir.”
İsmail ACAR
Balıkesir Üniversitesi
__________________________________________________ ______________________________
TARIK BUĞRA'NIN TÜRKÇE SEVDASI
Osman DÖNMEZ


Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra,
hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu
alanların temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli
fikirler ileri sürmüştür. Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı
yazılarda, belirli aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde
oynanmak istenen oyunlara ve bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim
adamlarına, eğitimcilerine, siyasetçilerine önemli ikazlarda
bulunmuştur. Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta soylu bir duruş sahibi
olabilmenin ilk ve bırakılamaz şartının bağımsız bir kafaya sahip
olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası
münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini
görmüştür. Bu tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de
sergilediğinden, ‘öztürkçeciler’ ve dilde ‘arılaşma’yı savunanlar
tarafından dışlanmıştır.

“Türkçenin Genç Kalemler dergisiyle birlikte doğru yola girdiğini,
bu yolda halkın edebiyat ve düşünce hayatıyla bütünleşmeye başladığını
düşünen Tarık Buğra, Tek Parti döneminde başlayan dil ırkçılığının son
derece tahrip edici neticeler doğurduğu kanaatindedir. Bunun için kendi
neslinden birçok yazarı da peşinden sürükleyen ve kısırlaştıran
‘öztürkçe’ macerasından uzak durmuş, özellikle ‘kültür kelimeleri’
dediği, bugünü geçmişe bağlayan kelimelerden yazarlık hayatı boyunca
vazgeçmemiştir.”1 Tarık Buğra’ya göre yalnız edebiyatta değil, diğer
sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca ‘kafa’ ile ilgili
faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır. Çünkü
ilk çağlardan beri ‘insanın kelimelerle düşündüğü’ anlayışı, ortak bir
hakikat olarak kabul görmektedir. Yakasını ‘kelime anarşisine’
kaptırmış bir eğitimle, matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de
bir değişen kavramlarla ilim, felsefe ve tefekkür yapılamaz. Tarık
Buğra’ya göre Türkçenin bugünkü görünüşü, dil şuurunun kaybolduğunu
haber vermektedir.

Tarık Buğra’nın Türkçeyle ilgili yazılarında söz dönüp dolaşır bir
şekilde dönemin dil kurumuna gelir. Bu kurumu bir çiftliğe, kurumda
görev yapanları da çiftlik ağalarına benzeten Buğra, bu kişilerin
birbirlerini çok tuttuklarını, kendi anlayışlarına göre
müesseseleştiklerini, dergilerinde kendi anlayışlarına göre, bilgin,
sanatkâr ve münekkit yetiştirdiklerini belirtir. Bu kurumun
yetiştirdiği hikâyeci, romancı ve şairlerin başarısının da dilimizi
bozdukları, fakirleştirdikleri ölçüde arttığını söyler. Bir ülkenin
anadili üzerinde oynanan kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine
harp açması olarak değerlendiren Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik
faaliyetlere acilen başlanmadığı takdirde, Türkçenin nerede ise jest,
mimik ve tek heceli nidalardan, birtakım işaretlerden müteşekkil kaba
bir anlaşma vasıtası hâline geleceğini söyler. Tarık Buğra arı bir dil
meydana getirmek iddiasını ‘dil ırkçılığı’ ve tasfiyecilik olarak
görür. Birkaç yüz kelimelik Orta Afrika ve Avustralya’daki kabile
dilleri hariç, ‘arı dil’ olmadığını söyleyen Buğra, Mustafa Kemal’in
son dönemlerindeki dil anlayışıyla, ‘öztürkçecilerin’ yaptıkları
arasında en küçük bir ilgi bulunmadığını belirtir. Buğra, Mustafa
Kemal’in dilde girilen çıkmazın farkına vardığını Falih Rıfkı’ya
söylediği şu sözle hatırlatır: “Çocuk, çıkmaza girilmiştir. Türkçeyi bu
çıkmazda bırakamayız, tabiî yola gireceğiz.” Tarık Buğra, ‘Atatürk ve
Türkçe’ başlıklı 10 Kasım 1974 tarihli Tercüman gazetesinde yayımlanan
yazısında, kuruluş yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün 1934 ve 1937
yıllarında ‘Türk Dili Araştırma Kurumu’na gönderdiği iki mesajına yer
verir. Aynı kuruma, üç yıl arayla, aynı gâye için gönderilen bu iki
farklı mesajda, Atatürk’ün dil konusuna bakışını net bir şekilde okumak
mümkündür.

Atatürk’ün 26 Eylül 1934 tarihli mesajı şöyledir: “Dil bayramından
ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeliğinden, ulusal kurumlardan
kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de
kamuyu kutlularım.”

Atatürk’ün 26 Eylül 1937 tarihli mesajı ise şöyledir: “Dil bayramı
münasebetiyle Türk Dil Kurumu’nun hakkımdaki duygularını bildiren
telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli
çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.”

Tarık Buğra, Servet-i Fünûn edebiyatının dilde yaptıklarıyla
‘öztürkçecilerin’ dilde yaptıklarını birbirine benzetir. Buğra’ya göre
her iki grup da iktidara karşı mücadelesini devleti ve devletin
temellerini yıkacak şekilde yürütmüştür. Tarık Buğra, ‘öztürkçecilerin’
dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla dili bir kelimeler ambarı
sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu cümlelerle
ortaya koyar Tarık Buğra: “Öyle bir cümle yazarsınız ki, içinde bir tek
Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız
ki, bütün kelimeleri aba en ced Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz;
öztürkçeciler işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek,
anlamak istemeyenler de var. Bu yüzden de yapmak istedikleri veya
yapacakları şey -düpedüz- Türk düşünce ve sanat hayatını, kitaplarını
ateşe vermekten, yani Timur veya Hülâgû barbarlığından, Vandallığından
(eski kültür ve sanat eserlerini yakıp yıkma düşünce ve davranışı)
başka bir şey olmuyor.” Bu düşüncesini şöyle bir örnekle anlatmak ister
Buğra: “Değiştirin ‘aşk’ kelimesini -veya unutturun- Yunus Emre’den,
Karacaoğlan’dan bugüne kadar yazılmış birçok büyük mısraı, yazarlarıyla
birlikte öldürdünüz demektir. Romanlar, hikâyeler, ilim eserleri ve
piyesler de caba.” Tarık Buğra Servet-i Fünûncuları mücadelelerinde
‘öztürkçecilerden’ daha samimi bulur. Çünkü Servet-i Fünuncular bu
mücadeleyi kaybettiklerinde, kaybedecekleri bir ‘Sis’ bir ‘Aşk-ı
Memnû’ları vardır. Arıcıların ise kaybedeceği bir şey yoktur. Bazıları
zaten mirasyedidir, bazıları da sırf kitapları baltalamak için kitap
çıkarmıştır. Tarık Buğra, 4 Nisan 1969 tarihli Tercüman gazetesindeki
yazısına ‘öztürkçecileri’ kastederek “Kiralık Kâtiller” başlığını koyar
ve yazısını şöyle bitirir: “Sözün kısası bu arıcılar, bu öztürkçeciler
başka hiçbir şey değil, kiralık kâtillerdir: kitaplarımızı kundaklamak
için tutulmuş - veya kandırılmış- kiralık kâtiller. Ne kadar usta ve
üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için
tutulmuş - veya kandırılmış- kâtiller. (…) Yuf olsun bu oyunu
-oynayanlara ve oynatanlara değil- uykulu gözlerle seyreden sanatçılara
ve devlet sorumlularına. Onlar bu ‘yuf’tan yakalarını
kurturamayacaklardır. Şimdi ve yarın. Tarih de yapışacaktır yakalarına
onların.”

Tarık Buğra kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de
dikkatleri çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl
bölücülük yaptıklarını Buğra şöyle anlatır: “Şehir mi diyeceksiniz,
kent mi? Şehir dediniz mi, gericisiniz, Osmanlıcayı tutuyorsunuz,
Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız. Kent deyince de ilerici olursunuz,
devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana olursunuz.” Bu
sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler Buğra; çünkü ortada kötü ve
sarsak bir eğitimin av hâline getirdiği milyonlarca genç ve Türkiye’nin
yarınları vardır. ‘Şehir’ kelimesini atıp onun yerine ‘kent’i koyarak
Türkçeyi yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil
yapacaklarının söyleyenleri ‘zibidi’ olarak niteleyen Buğra, ‘kent’
kelimesinin arıcıların iddia ettiği gibi, Türkçe olmadığını belirterek
asıl ‘şehir’in Türkçe olduğunu söyler. Şehir kelimesini unutmakla ne
kaybedeceğimize dâir küçük bir zihin yolculuğu yaptırır: “Biz de
biliyoruz ‘şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hatta köy
evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama ‘şehir’ kelimesini bir kere
gömdük mü Tanpınar’ın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz ‘Beş
Şehir’i Varto yıkıntılarının altında (1966 yılında Muş’un Varto
ilçesinde meydana gelen depremi kastediyor) kaybolup gitmişe döner. Siz
şimdi ‘Hayal Şehir’den tutun da ‘Şehir Kâhya’sından Eskişehir’e kadar
neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir bile kalmaz elimizde.” Tarık
Buğra’ya göre “bir kelimenin ölümünü beklemeden fırına atmak, o kelime
ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve düşüncesinden
gelecek nesilleri mahrum bırakmak” demektir. Tarık Buğra, kelimelerin
temsilciliklerini yaptıkları hakikatlere de dikkatleri çeker ve
tarihine, kültürüne, medeniyet ve sanatına yabancı olanların bu
hakikatleri yıkmaya kalkışacağını söyler: “Böyleleri için Malazgirt
herhangi bir ova, Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden
bir şehir, Sakarya da rastgele bir ırmaktır. İşte bu kültürsüzlük, bu
soysuzluktur ki, kelimeleri kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar,
böylece de ‘kent’i şehir, ‘koşul’u şart, Farsça ‘zor’dan zorlama
‘zorunluk’ ucûbesini mecburiyet yerine koymaktan çekinmiyor.”

Tarık Buğra, “Anadil bile kavga sebebi, bölünme sebebi yapıldıktan
sonra millî birlik dediğimiz yaşama ve gelişme şansına ürpermeden
bakmak elden gelir mi?” diye sorar. Dildeki parçalanmışlığın millî
birlikteki parçalanmışlığa sebep olabileceğine işaret eder. Ona göre
Türkçenin bugün aldığı darbeler, yarının yaralarıdır. Tarık Buğra dilde
oynanan oyunların belirli bir gâyeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü bu
işi yapanlar; ‘sebep, bütün, şiir, hikâye, millet, şehir, hürriyet,
kitap, fikir, hakikat…’ gibi aralarında özbeöz Türkçeleri de bulunan
binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir.
Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı
köksüz bırakmaktır. Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış
olan nesillerin öldürülüşü demektir. Kültür ile dil arasında sıkı bir
münasebet vardır: “Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden
aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: birbirinin
seviyelerini, zenginliklerini, soyluluklarını sınırlarlar. Dil kültürü
yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millîleştirir.”

_________________________________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.webyardim.org
Blackdream
Yönetici
Yönetici


Erkek
Zodyak: Akrep
Mesaj Sayısı: 55356
Yaş: 26
Nereden: Bursa
İş: Makine Teknikeri
Kayıt tarihi: 24/01/08
Rep Puanı: 28
Rep Puanı: 225342

MesajKonu: Geri: DiLiN ÖzelliKleri   Salı Nis. 07, 2009 6:48 pm

Dilde arıcılık düşüncesindekilerin kültür kelimelerine saldırmasına
rağmen, gelişen teknolojinin bir neticesi olarak dile giren yabancı
kelimelere gecikmiş olarak karşılık bulmaya kalkışmasını bir
samimiyetsizlik olarak görür. Karşılık bulmaya çalıştıkları kelimeler
‘otobüs’ kelimesinde olduğu gibi köylere kadar ulaşmıştır, öyle veya
böyle binlerce yazıya girmiştir. Bu tür teknolojinin getirdiği
kelimelere hemen karşılık bulunması gerektiğini belirten Tarık Buğra,
bu hususta Fransa Dil Akademisi’nin bir faaliyetine dikkatleri çeker:
“Amerika ilk atom denemesini yaptığı zaman, haberi alan Fransız Dil
Akademisi, vaktin gece olmasına rağmen toplandı ve bu hâdisenin
getireceği ve getirdiği terimlerin Fransızca karşılıklarını bulmak, bu
işi de onlar halka intikal etmeden yapmak kararı aldı.” Tarık Buğra
yabancı kelimelerin alışkanlık hâline gelmeden Türkçe karşılıklarının
bulunmasını ister. Dilin korunması ve kendi gücüyle gelişmesi için bu
önemlidir. Tarık Buğra, ‘bütün, hep, hepsi, her’ kelimelerinin hepsinin
‘tüm’le karşılanmaya çalışıldığının altını çizerek dildeki nüansların
yok edilmeye çalışıldığını belirtir. Nüansların ve deyim ayrıntılarının
kaybolmasıyla kafanın yozlaşacağını, çölleşeceğini söyler. Dille ilgili
yazılarında, bir televizyon programında kendisine yöneltilen,
‘Hakikatin yerine gerçeği koysak ne kaybederiz?’ sorusunu sık sık
hatırlatan Buğra, bu soruya verdiği ‘Hakikati kaybederiz!’ cevabını
tekrarlamaktan zevk duyar gibidir. Başka bir yazısında, ‘hakikat’ ile
‘gerçek’ kelimeleri arasındaki nüansın altını şöyle çizer: “Bir dil
ırkçılığı psikozu içinde, gerçeğe sırt çeviren bir eğitim, büyük bir
ihtimalle, hakikat ile bağlantı kurması çok zor insanlar yetiştirmeye
mahkûm düşecektir; yani insan öğütecektir.’

“Türkçe, Türkçe, elbette her şeyden önce ve doğru yol tutulana
kadar Türkçe. İnsanlarımızdan bilgi, düşünce ve seviye beklemeye ancak
ondan sonra hakkımız olabilir.” diyen Tarık Buğra, dilin
dokunulmazlığını kurtarmak mecburiyetinde olduğumuzu belirtir. Bu
olmadıkça akademi ve üniversitelerin unvan dağıtmaktan başka bir
fonksiyonlarının kalmayacağını söyler. Çünkü bozuk dil, bozuk düşünce
üretilmesi demektir. Tarık Buğra, Türkçenin kullanımı hususunda dönemin
TRT’sini de tenkit eder. Ona göre bu kurum, dili bozmaya uğraşanlarla
ortak hareket etmektedir. TRT’nin ‘Anayasa’ dilini kullandığı iddia
edilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenlere göre, anayasa diline uymak
sadece TRT’nin değil, bütün herkesin boyun borcudur. Hâlbuki Buğra
bunun bir samimiyetsizlik olduğunu belirtir. Bu iddiasına bazı misaller
getirir: “Başta ‘neşir ve ilân’ tarihi yazılıdır. Sonra ‘neşir’ birden
bakarsınız ‘yayın’ olmuş. Demek ki, TRT neşir dese de, ilân veya kanun
dese de Anayasa diline aykırı konuşmuş olmayacak.”

Tarık Buğra, dilde oynanan oyunlar yüzünden, dünün
hikâyecilerinin, şâirlerinin ve ilim adamlarının bize çivi yazısının
yazarları gibi yabancılaştığını, onları anlamak için sadeleştirme
faaliyetlerinin başladığını, hâlbuki Fransızların dünün büyük
yazarlarının eserlerini bugün hiç sadeleştirmeye gitmeden anladıklarını
belirtir. Bu tür oyunlarla nesillerin birbirine yabancılaştıklarına ve
bunun neticesinde kültür kopukluğu meydana geldiğine işaret eder.
Ayrıca Buğra, üç-beş yılda bir sözlük değiştirmeyi, lisan sahibi
olmamakla eşdeğer bulur ve bu şekildeki bir hareketi, ihanet olarak
görür. Türkçenin alınyazısının soylu edebiyatçılarla, sözde
edebiyatçıların, yani üçkâğıtçıların arasındaki gizli savaşın
neticesine göre çizileceğini söyleyen Buğra, dilin korunması yönünde
bazı tekliflerde bulunur. Meselâ dil şuurunun oluşturulması için önemli
eserler, okullarda okutulmalıdır. Alfabeden kaynaklanan telâffuz
hatalarını düzeltmek için, Türkçeyi güzel kullananların konuşmaları
kaydedilerek okullara dağıtılmalıdır. Türkçeyi koruma kanunu acilen
çıkarılmalıdır. Böylece yabancı isimlerle açılmış işyerlerinin önüne
geçilmiş olur. Dil ile ilgileri bulunmayanların, özellikle
siyasetçilerin, dile el atmalarını karşı çıkılmalıdır. Tarık Buğra,
üniversitelerin dilin bozulmaya çalışılması karşısında tepkisiz
kalmasını, dil idraksizliği olarak yorumlar ve bu idraksizliğin içinde
seviyesizliğin, iptidâîliğin, barbarlığın ve bütün unsurlarıyla
medeniyet idraksizliğinin olduğunu söyler. Tarık Buğra kendisinin de
‘hâkim’ yerine ‘yargıç’ gibi uydurukça kelimeler kullandığı yönünde
gelen tepkilere ise, ‘Sıkışık zamanlarda o veya bu şekilde kontrol
gücümüzü kaybedebiliyoruz.’ diye cevap verir. Bunun aslında vahim bir
durum olduğunu, çünkü bu işin açık kapı bırakmaya gelmeyeceğini
belirtir. Dilin asıl değerinin ve medeniyet birimi sayılışının ‘yazı’
sayesinde olduğunu söyleyen Buğra, büyük sanat adamlarının dili nasıl
zenginleştirdiğini Montaigne’den yaptığı iktibasla anlatır: “Düşünce ve
sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi,
dile yenilik getirmekten çok, onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü
artırmak yoluyla yaparlar. Yeni ‘sözcükler’ getirmezler. Onları
zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır,
derinleştirir; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört
bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.” Buğra, Montaigne’in yeni
yazarların yaptığına ışık tutan cümlelerine de yer verir yazısının
ilerleyen bölümlerinde: “Zamanımızın yazarlarına bakınca, bu işin
herkesin harcı olamadığı anlaşılıyor (…) Yenilik oldu mu bayılıyorlar;
işe yarayıp yaramadığı umurlarında değil: yeni bir kelime kullanabilmek
hevesiyle eskisini atıyorlar. Çoğunda da attıkları kelime yenisinden
daha kuvvetli, daha diri oluyor.” Dilini kaybeden bir milletin ayakta
duramayacağını, devletlerin sağlamlık derecesinin millî dilin sağlamlık
derecesine göre anlaşılabileceğini söyleyen Tarık Buğra, kendinden
asırlar önce yaşamış olan Konfüçyüs’le aynı noktada birleşir. Konfüçyüs
dil ile bir milletin geleceği arasında ne güzel münasebet kurar: “Bir
memleketin idaresini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç şüphesiz
dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, kelimeler
düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilmezse, vazife ve
hizmetler gerektiği gibi yapılamaz. Vazife ve hizmetin gerektiği
şekilde yapılmadığı yerlerde âdet, kaide ve kültür bozulur. Âdet, kaide
ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa,
şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını
bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar mühim değildir.”

Tarık Buğra’nın bir zamanlar korunması ve sahip çıkılması için
çırpındığı Türkçenin bugünkü durumu nedir? Bu mesele çok ciddi
araştırmalar isteyen bir husustur. Ancak görünen odur ki, durum pek de
iç açıcı değildir. Çünkü bugün, 40-50 yıl önce yazılmış eserleri
anlamakta oldukça zorlanan bir lise ve üniversite gençliği var.
Türkçenin dünya üzerinde tekrar söz sahibi olması, milletimizin bilimde
ve teknikte aldığı yolla eşdeğer olacaktır. Bir milletin yeryüzünde var
olmasıyla dili arasındaki münasebeti düşünecek olursak, dilimizin
dünyada hak ettiği yere gelebilmesi ve geniş bir alanda konuşulabilmesi
için, önce sağlam bir dil şuuruna sahip olmamız, ardından da dilimizi
her türlü ilmî araştırmayı ifade edebilecek şekilde zenginleştirmemiz
ve işlememiz gerekiyor. Bunun için de hakiki şâirlere, hikâyecilere,
romancılara ve ilim adamlarına ihtiyacımız var.
_______________

Dipnot
1- Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.88, Ötüken yay., İstanbul. 1995.

Kaynaklar
1- Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken yay., İstanbul, 2002.
2- Tarık Buğra, Politika Dışı, Ötüken yay., İstanbul, 1992.
3- Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, Ötüken yay., İstanbul, 1990.

_________________________________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.webyardim.org
suu
Yönetici
Yönetici


Kadın
Zodyak: Oğlak
Mesaj Sayısı: 3915
Yaş: 32
Nereden: germany
İş: evde:))
Kayıt tarihi: 10/05/08
Rep Puanı: 3
Rep Puanı: 427

MesajKonu: Geri: DiLiN ÖzelliKleri   Salı Nis. 07, 2009 11:54 pm

paylasim icin tskler..

_________________________________________________

[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Blackdream
Yönetici
Yönetici


Erkek
Zodyak: Akrep
Mesaj Sayısı: 55356
Yaş: 26
Nereden: Bursa
İş: Makine Teknikeri
Kayıt tarihi: 24/01/08
Rep Puanı: 28
Rep Puanı: 225342

MesajKonu: Geri: DiLiN ÖzelliKleri   Çarş. Nis. 08, 2009 7:32 am

recalar

_________________________________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.webyardim.org
 

DiLiN ÖzelliKleri

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Türkçe Yardım Forumu Servisi ( www.webyardim.org ) ::  ::  :: -
Web Site Statistics
Sitemap | İletişim | Yukarı Git
Yeni bir forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Bir bloga sahip olmak